28 Şubat 2011 Pazartesi

bu akşam yan gelip yattım. çok güzel bişeymiş. ne zamandır harala gürele yaşarken kendime vakit ayırmıyordum.

oooh şöle uzandım yataaamaaa. sıcaksu torbamı da aldım yanıma : )) açtım netbookumu, bi spartacus gecesi yaptım. son bölümü de izleyecektim ama gözlerim dayanamadı daha fazla. uyudum... son bölümü bombaymış. herkes öyle diyor. bakalım, izliim de yazacam onuda.

iyi geldi...

27 Şubat 2011 Pazar

sabahın kör ayazında evden dışları bir adım attım ve bir kaç saniye durdum. bir an gitmemeyi düşündüm. çevremde 360 derecelik bir açıyla döndüm. sonra vazgeçtim arabaya koştum. bir motor niye bu kadar geç ısınır yarabbi : )) dondum dondum... nasıl bir soğuk vardı bu gün öyle. ama herşeye rağmen fotografçı üşümez, fotografçı acıkmaz, fotografçı uyumaz, fotografçı da insan mı! yürü ben koçum kim tutar seni!!!!

demek ki ben fotografçı değilim. üşümek laf mı dondum dondum. nasıl acıkmam bal gibi acıktım hatta yolda aldığım sıcacık böreee açıp yesem ayıp olur mu diye de düşünmedim değil :P ama bekledim. demek ki fotografçı utanır ve beklermiş :) nasıl uyumam o bilmem kaç yıl sonra ısınan(bir kaç dakika o soğukta= yıl) arabada nası uyunmaz... yaw uyunmaz da gözler hafif kayar da çaktırılmaz. lakin fotograf çekmeye gidiyoruz. çocuklar gibi şeniz.

neyse gideceğimiz yere vardık. en son panoramik bir fotograf çekmeye çalışırken fırtına beni uçuruyordu da sendeledim ama yıkılmadım. demek ki fotografçı ayağı yere sağlam basan insanmış aynı zamanda :P

pek fazla bişey çekemedim soğuktan ama çok güzel yerler keşfettik. havaların düzelmesini bekleyeceğiz. fotografçı kararlı bir avcı gibi pusuya yatar ve avının uygun zamanını bekler :P

26 Şubat 2011 Cumartesi

kafam karışık. ama içim aydınlık. bu med cezirler giderken kalbimin kıyılarındaki son kalan çakıl taşlarını bir alıp götürüyor sonra gelirken daha büyüklerini tekrar aynı yerlerine koyuyor. bir temizleniyor ruhum bir yeniden düşüyor o kuyuya. güneş bir doğuyor sonra yine bulutlara gizleniyor.

biliyorum ki bahar gelecek. sonrası yaz. önemli olan en az hasarla kurtulmak bu kıyılarımın düzenini bozan med cezirden.

o rüzgara karşı koymak mümkün mü? o sarıp sarmalayan çekime. bir med cezir bu süregelen. bir giden hasretiyle acıyla bırakan, bir gelen kalbimi bayram yerine çeviren.

yağmurlu bir günde istanbul caddelerinde iliklerine kadar ıslanmak, kavurucu güneşte bir damla su içmeden deniz kenarında beklenmek... belki başka biri var diye terk edilmek, belki vazgeçemiyorum diye geri gelmek... gitmek gelmek gitmek gelmek... ne zaman son bulur bu med cezir?

ha med ha cezir... zaman hepsinden kebir.

25 Şubat 2011 Cuma

bazı insanlar ne kadar hassas ve kibar olabiliyor. çok sevdiğim bir yazar-ismini vermicem çünkü kendisine sormadan bunu yazmak istemem- bu gün bana facebooktan mesaj atmış. bloğumda kendisinden bahsettiğim için. ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz.

nasıl gördü, nasıl buldu bilemiyorum. ama sonuçta okumuş. yazılarımı beğenmiş ve beğenmekle kalmamış hiç üşenmemiş oturmuş beni facebooktan bulup beğenisini dile getirdiği bir mesaj yazmış.

fotografçı olduğum için, çektiğim fotografları yüklediğim bir çok fotograf paylaşım sitesine üyeyim. yüzlerce fotograf yüklemişimdir. benim gibi bir çok insan yüzlerce fotograf yüklüyor bunun gibi sitelere. istatistiklere bakıyorsunuz, mesela 100 bilmem kaç görüntüleme 5 yorum var. bir başka fotografta 300 bilmem kaç görüntüleme 15 yorum. yani insanlar hazır önlerinde yoruma açık bir fotografa bile yorum yapmaktan acizken, koskoca bir yazar hiç üşenmiyor, buraya da değil facebookta arayıp buluyor ve mesaj yazıyor.

tabiki çok mutlu oldum.

onunla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum. ama okumak istediğim bir kitabı var. onu okuduktan sonra. şu elimdeki nazan bekiroğlu'nun 'La' sını bir bitireyim de...

24 Şubat 2011 Perşembe

'' seni ararken
kendimi kaybetmekten yoruldum
bulduğumu zannettiğimde
kendimden ayrı düştüm

bu garip bir veda olacak
çünkü aslında hep içimdesin
ne kadar uzağa gitsem de
gittiğim her yerde benimlesin

söylenecek söz yok
gidiyorum ben

hoşçakal

ben bir kısrak gibi
gelmişim dünyaya
şahlanıp koşmak içimde var

hoşçakal

biraz su biraz yeşillik
her yer benim evimdir
taşırım dünyayı sırtımda
her dil benim dilimdir

ama söylenecek söz yok
gidiyorum ben

hoşçakal

-şebnem ferah- ,,


23 Şubat 2011 Çarşamba

uzun zamandır üzerimde bir atalet vardı. moral bozuklukları üst üste geldi. yurtdışına gittim evimi sevdiklerimi çok özledim. teyzem hastanede hala. üzerine dayım rahatsızlandı. üzerine annem rahatsızlandı. üzerine ben hayalkırıklıkları yaşadım.

böyle böyle hayatım kirlendi hep. uzun zamandır temizlik yapmıyordum. yapamıyordum. ne evimi ne arabamı ne kalbimi. bu yüzden misafir bile kabul edesim gelmiyordu. utanıyordum. elim gitmiyor, kolum kalkmıyor, ruhum izin vermiyordu temizliğe. ev tozlanmış, her yer ıce'ın tüyleriyle dolmuştu. araba, kurumuş çamur parçaları, toz ve çöple(ceplerim gibi) dolmuştu. ruhum, ıııı bu konuda yazmak çok zor gerçekten. 'ruhum' yazdım ve bir kaç dakika baktım öylece ekrana. anlayın işte diğerleri gibi o da iyi durumda değildi. misafir kabul edebilecek gibi değildi yani ;)

dün bir dönüm noktası oldu. bilinçli bir tercih değildi. ama hepsi birden denk geldi. dün temizlendim.

ev, bal dök yala kıvamına gelmiş. sağolsun mükerrem abla buzdolabımın içine kadar her yanı parlatmış... özenerek yaptım dedi. sabah eve girdiğinde şöyle bir etrafa bakıp 'aaaa ne güzel döşemişsin, aynı tv'lerde gösterilen evler gibi' demişti : ))
araba, temizlik servisinde kaldı gece. buharlı muharlı bir temizlik olayı varmış. döşemeleri öyle temizliyorlarmış. bide o direksiyonla cam arasındaki bölüme ne deniyor bilmiyorum ama oraları da bişile kaplıyorlarmış toz tutmuyormuş. camını dışını mı ne cilalıyorlarmıymış neymiş. yani bi sürü işlem görecek. tertemiz olacak, akşam alacağım.
ruhumsa, işte en zor anlatılan kısım. o da dün temizlendi. öle birden bire kendimi, içimi tertemiz hissettim. düşündüm, böyle giderse kalbime kimseyi kabul edemeyeceğimi anladım.
bir yerde okumuştum, hatırlamak geçmişe bağlı kalmayı ve asla özgür kalamamaya neden oluyor. unutun özgür kalın diyordu. doğru dedim kendi kendime. özgür değilim. bağlıyım. geçmişe sıkı sıkı bağlıydım. O ki, emre kalcı'nın kir adlı kitabında dediği gibi biriydi; ''şimdi bir çocuk gibi pis ellerini üzerine sileceksin... 'hadi artık, oyun bitti!' diye seslenecek biri, kendi evine döneceksin. kapıda durup bir an katıla katıla ağlayacaksın. sonra hiç bir şey olmamış gibi sokakta oynadığın artık yalnız kalmış arkadaşına el sallayıp merdivenleri çıkacaksın... ertesi gün oradan taşınacağınızı bildiğinden hiç bahsetmeyeceksin...
çocuksun ve acımasızsın, bunu da yapacaksın...'' tek farkı ağlamamış olmasıydı.
neyse, geçti gitti. iyiyim ve temizim artık.

ev, araba, ruhum... bu gün tertemiz bir hayata başladık : ))

fotograftaki yelkenli gibi özgür ruhum artık : ))

22 Şubat 2011 Salı

bayıldınız mı hiç.. bayılanlar o duyguyu, o arada kalış duygusunu çok iyi bilirler. bir kabusun içindeymiş gibi. uyanmaya çalışırsın ama bir türlü uyanamazsın. ne ölürsün ne hayata dönersin. sanki bir denizin derinliklerinde boğulur gibi. bir uğultu duyarsın. gözlerini açamazsın, konuşamazsın nasıl nefes alırsın ona şaşarsın. dönmek için çabalarsın ama bir süre lazımdır.

yaşamın bazı dönemleri de böyledir. ne ölürsün ne de yaşama geri dönebilirsin. arada kalmışlık hali… işte, baygınken işe yaramaz ama hayatta işe yarayan bir tek şey vardır. o da bir tokat. bazen bir tokatla kendine gelirsin. işte o tokat seni ondan öyle bir koparır ki bir pamuk ipliğinin kopması gibi, kangren bir bacağın kesilmesi gibi, son nefesini vermek gibi. çöküş içinde olduğunu bilir ama belli etmediğini sanırsın. o ise seninle dalgasını geçer. atar tokadını gider. işte bu seni kendine getirir. ayılırsın…

iyiyim ben artık!

21 Şubat 2011 Pazartesi


bu küçük ellerle

dünyaya tutunmak çok zor...

inan çok zor...

20 Şubat 2011 Pazar

cuma, cumartesi, pazar çok çalıştım.

çok yoruldum ya, hem havalar da soğuktu, yağmurda bayaa bi bakanı bekledik. çok üşüdüm, ıslandım..

geceleri de geç yatınca biraz vücut direncim düştü. bi ıhlamur, adaçayı bal limon karışımına ihtiyacım var ama elim gitmiyor, yapmaya üşeniyorum :(

birinin bana bakması lazım, mesela meyvemi soyup yatağıma getirmesi lazım : )) derme çatma da olsa yemek için bişiler hazırlayıp elleriyle yedirmesi lazım : )) ay ne güzel olurdu : ))

sanırım üstüste kaç gün yoğun çalışınca isyanlar başladı vücudumda. tatili özlediiim... şööle şezlongta uzanıp öööölece yatmak var.. sıcacık...

neyse fazla hayal kurmadan ben yine işe döniim :P

19 Şubat 2011 Cumartesi


REDD

prensesin uykusu filmiyle dinlemeye başladım kendilerini. tabi daha önceden bilgim vardı ama öle adam akıllı oturup da albümlerini dinlemişliğim yoktu.

sık sık afişlerini görürdüm eskiden bursa caddelerinde. ama gitmemiştim hiç konserlerine.

prensesin uykusu filmini izlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum. çok güzel bir film olmuş. aynı zamanda soundtrack albümü harika. redd bu işi çok iyi yapmış...

22:00 diye duyurulan konser 23:30 da başladı :(

bide topuklu ayakkabı giymiştim ki sormayın.. çok yoruldu ayaklarım... çünkü 00:15 te ara verip 00:45 te tekrar başladılar. artık yeter dedim ya. prensesin uykusunu çalsınlar sonra gidecem dedim ki başladılar çalmaya... saat 01:15 sularıydı.





doğan, hiç kasmadan, çok rahat şarkı söylüyordu.

güçlü bir sesi var..










malesef 40d+17-40mm olunca açılara sığamaz oldum : ( tüm grubu alamadım kadraja. böyle parça parça oldu ama ne yapalım...










sahne fotograflarını bakmadan çektim. havadan..

olduğu kadar dedim, kasmadım...










damgalandık da girerken : ))












redd'in sahne almasını beklerken kendi kendimize eğlendik şerifeyle : )) barın tezgahı çok güzel yansıyordu : ))










makedonyada bir antikacıda buldum bu şapkayı...
hiç tereddütsüz aldım :)











kendi kendimize çekmeye çalıştığımızı gören barmen verin ben sizi çekiim dedi... allah razı olsun :D

sonuçta güzel bir konserdi. ama biraz fransız kaldık. çünkü herkes sözleri ezbere biliyordu bense sadece prensesin uykusunu...
olsun...
gripin gelsin bak ben onlara ezber neymiş gösteririm :P

öle işte..

18 Şubat 2011 Cuma


sen,

ben

değirmenlere karşı

bile bile birer yitik savaşçı

akarız dereler gibi denizlere...

belkide en güzeli böyle...

17 Şubat 2011 Perşembe


yalnızlık aktı gözümden, gözümden aşk, gözümden sen... yalnızlık,aşk,sen...

16 Şubat 2011 Çarşamba

birden bire kalakaldım. nefesim kesildi. yığılıverdim, sonbaharda kopmuş bir yaprak gibi süzüldüm yere. oysa yaşayacak çok şeyim vardı seninle.

yine, soğuk da olsa seninle bir güne uyanmıştım. umut doluydum. nereden bilebilirdim ki o çok sevdiğin filmlerdeki kahramanlar gibi cesur olamayacağını. kahramanım değilsin benim. tek kılıç darbesiyle sevdiğini teslim eden, kahraman olamaz. ondan ancak bir korkak olur.

aşk bu kadar basit mi... ya sevdiğim demek... deme bundan sonra, gelme hiç kapıma. sen benim döktüğüm şu gözyaşlarından tekine bile değer değilsin.

ben kendi kendimin kahramanıyım artık. ben ki yaşamı bu kadar seven. gözümü bile kırpmam uçurumdan atlarken seninle elele. ama sen, değil uçurumdan atlamak, uçuruma giden yolda benimle yürüyemeyecek kadar korkaksın.

15 Şubat 2011 Salı

Tam burada, tam da fotografın ortasında kalbim…

Bir masal var aklımda, kalbimden geçen. Anlatılmayan, anlatılamayan. Bir senin bildiğin. Bir de benim hasretim. Belki otuz saniye süren belki bir ömür varolan bir masal bu hissettiğim.

Bir yer var biliyorum, masalın masal olduğu, masal gibi hissettiğim bir yer. Kaçıp kaçıp gizlendiğim, uzun uzun kadere ağladığım ve kabullenebilmek için Allaha sığındığım bir yer. Sonra birden çıkageldiğin, koşa koşa hayatıma sarıldığın bir yer. Kayalıklardan düşecekken ellerimden tuttuğun o yer.

Herkesin bilebileceği ama bir o kadar da kimsenin bilemeyeceği bu masalın mekanı kalbim. Tam burada, tam da fotografın ortasında kalbim…

13 Şubat 2011 Pazar

ben yokken oğlum bir hafta yalnız kaldı. döndüğümde nasıl bir anlatıştır, muhabbettir göreceksiniz. peşimi bırakmıyor. zaten gölgem gibiydi evin içinde. ben giderim o gider bacaamın yanında tintin eder dendiğinde hemen ıce diyorum:)

iki gündür gece gündüz sesi kesilmiyor. maw da miaaw anlatıyor. şu an bile başı sol bileğimin üzerinde uyuyor:) nasıl özlemiş annesini. annesi de onu çok özlemiş. oğluşum benim...

pisiler de özler, özlenir de..

12 Şubat 2011 Cumartesi

bu gece bu güzel filme gittim.

belki türk filmi olduğu için, belki romantik komedileri pek beceremediğimiz için midir nedendir bir önyargıyla gittim filme. zorlayan mı var diyeceksiniz ama evet mehmet günsür oynuyordu ya ondan dicem bende size :)

film konusu olsun, çekim teknikleri olsun ve müzikleri olsun çok güzeldi. hele sonunda o şebnem ferah bir giriyor... damardan...
dayanamıyor, boğazın düğümleniyor.









filmin set fotografçılığını arkadaşım candan süsoy yaptı. şu fotografların güzelliğine bakar mısınız...











film, gerçek hayattan esinlenerek yapılmış. o hayatlardan biri de yine arkadaşım mehmet turgut'un hayatı. filmi anlatmiim.. gidin seyredin bence...









filmin bir kaç yerinde ve özellikle sonunda baya ağladım :,(











bu balıkçı çok güzeldi...
bursada var mı böyle bi yer?

11 Şubat 2011 Cuma

kosova ve makedonya gümrüklerinde, gümrük polisi otobüsümüzün, içine girip pasaportlarımızı toplarken yunanistan gümrüğünde biz otobüsten inip aşağıda duran polise pasaportlarımızı tek tek verip bir süre dışarda beklemek zorunda kaldık.(yorumsuz)

20 saattir yollardayız. anca daha çanakkaleye gelebildik. akşam saat 18:00de annemin resim sergisi açılışı var. ona yetişmek için kalbim otobüsün önünde koşturuyor. tüm otobüs, ben yetişeyim diye kahvaltı ve öğlen yemeği molası vermedi.

bu özveri için başta bursa vali yardımcısı ahmet hamdi usta, bursa büyükşehir belediye başkan vekili muhsin özlükurt, akparti başkan yardımcısı emir cemal beşkardeş, yeşil bursam derneği başkanı muharren karabulut, uluslararası kadın dayanışma derneği başkanı tülin kara, bu iki derneğin üyeleri ve valilik çalışanları olarak hepinize çok teşekkür ediyorum. sayenizde açılışa yetiştim.

annemin haberi yoktu sergiye yetişeceğinden. gerçi gezi arkadaşlarım böyle bir karar almasalardı yetişemicektim de. inanmazsınız tam saat 18:00 de otobüsten indim, koşa koşa sergi salonuna girdim. annem beni görünce deliye döndü : )) nasıl özlemişim... sarıldım hemen boynuna...

ben geldiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim!

artık burdayım ve çok mutluyum...

10 Şubat 2011 Perşembe

(foto: makedonya-ohrid)

yola çıkma vakti...

prizrenden priştinaya geçtik. ve uzuuun bir otobüs yolculuğu başladı.

o kadar yorgun, bitkin ve üşümüş olmama rağmen dönüş yolunda olduğumdan kendimi çok iyi hissediyorum.

şimdi askere gidip de ağlayanları çok iyi anlıyorum.istediğinde sevdiklerini görememek, memleketinden uzakta olmak gerçekten çok zormuş. abartıyorsun, topu topu bir hafta yurtdışında kaldın diyebilirsin ama benim yerim sevdiklerimin yanıymış. bunu çok iyi anladım.

(foto: kosova-prizren)

hayatlarımızın kıymetini bilmemiz gerekiyormuş. yabancı bir memlekette azınlık olarak yaşayabilir, çeşitli entrikalarla asimile edilmeye zorlanabilirdik de.

meğer ne güzel bir memlekette yaşıyormuşuz. belki bir çok avrupa ülkesinden geriyiz ama bir çoğundan da çok daha güzel bir ülkemiz var ve çok daha ileriyiz.

ve yine meğer sevdiklerimle ne mutlu bir hayatım varmış.

(foto: kosova-priştina)

bu gezi bir çok şeyi görmeme neden oldu...

09 Şubat 2011 Çarşamba

makedonya ohridten kosova prizrene...

durmadan o şehirden bu şehire yer değitirip duruyoruz. arada müslüman türk azınlık olan köylere de uğruyoruz.

kimimiz hasta oldu soğuktan kimimiz bitkin düştü otobüs yolculuğundan.

beni ise özlem bitiriyor. istediğin zaman sevdiklerini görememek ne kadar kötü bişeymiş.

şehirler arası uzun yol eziyetinde kulağımda emre aydın, gülümse şimdi be be ğim diyor. neler geliyor aklıma neler... ve belki bir kaç damla gözyaşı...

annemi deli gibi özledim...

sanki otobüsün önünde bir ip, bense koşa koşa ipi çekiyorum. ucunda türkiye, ucunda evim, ucunda annem, ucunda sen.

siliyorum gözümün yalnızlıklarını, fısıldıyorum şehirlerarası yollara adını.

not1: bu gece buralarda son gecem. yarın geceyi, yunanistan sonrasında türkiye yollarında malesef otobüste geçireceğim. 26-28 saatlik bir yolculuktan sonra cuma günü sevdiklerime doyasıya sarılmayı umuyorum. mendillerimi hazırladım bile. bekle beni! geliyorum!

not2: ohridte anneme de müslüman olup bir çift inci küpe aldım. sonrasında yine kendime müslüman olup bulmuşken bir tane magnet aldım. bak söz veriyorum prizren ve priştina da bulursam sana da müslüman olacam : ))

anneeeee!

geliyoruuuuuum!!!!

: ))

08 Şubat 2011 Salı

bu günkü rotamız tetova idi. burada gördüğüm iki şeyden çok etkilendim. biri alaca camii. içi ve dışı o kadar güzel işlenmişti ki, rengarenkti.










bol bol detay çalıştım.































































ikincisiyse beş yıl öncesine kadar meyhane olarak kullanılan şimdilerde sanat galerisi olan hamamdı.











içindeki sergiye bittim.






































farklı bir çalışma görmüş olmanın heyecanı içindeydim...

bu da dışarda duvarda bulduğum serginin afişi..









tetovada da yine uludağ üniversitesinde yüksek lisans yapan beratla tanıştık. sayesesinde burda da makeatoya devam ettik : )) bursada siesta güzel yapıyormuş makeatoyu, öğrendik :)

dün üsküpten bademli ve cevizli dark çikolata, bu gün de tetovadan kaçak çay aldım. biraz kendime müslüman oldum gibi mi ne oldu? :))
(tuğba da mavi gözlük aldı)

ve akşam oldu. yine otobüsteyiz(şimdi oteldeyim de) yönümüz ohrid...

07 Şubat 2011 Pazartesi

üsküpten herkese merhaba,

burası üsküp kalesi, yazıma başlamadan önce söliim de sonra merak etmeyin : )









iki farklı üsküp gördüm bu gün. biri türklerin ve arnavutların çoğunlukta olduğu ve bursanın bakırcılar çarşısına benzeyen tarafı.























diğeri makedonların çoğunlukta olduğu , modern alışveriş merkezlerinin bulunduğu, görkemli binaların dikildiği, istanbulun istiklal caddesini andıran sokakların benzeri tarafı.

vardar nehri bir sınır. fatih sultan mehmet köprüsü ise yoğun ısrarlarla yaptırılmış mihrabı ile bu iki uç tarafı birbirine bağlıyor.

gündüz mütevazi üsküp çarşısında protokkol ve büyükelçilik ziyaretleri arasında bir kaç saat içinde üç tur attım. ama hediyelik hiç bir şey bulamadım. (beklentilerinizi biliyorum arkadaşlar ama ne yazık ki ellerim boş ayrılıyorum üsküpten) bir magnet bile bulamadım üsküpü anlatacak...

üsküplüler köfteye-bildiğimiz inegöl köfteye- kebap diyorlar. buraların en iyi kebapçısı Destan kebap aklınızda bulunsun.

gece kös kös otele döneceğimizi düşünürken karşımıza ismail çıktı. bursada yüksek lisansını yapan bir üsküplü o. (bu parantez içine çok şey yazacaktım ama sadece şunu yazacağıma söz verdim. ismail bekar ve üsküpün yarısı onlarınmış : )) bursalı kızlara duyrulur!)







ismailin sayesinde vardar nehrinin öte tarafını da gördük. sokaklarda bir sürü heykel vardı.

hiç birini kaçırmadım, fotograf çektirdim : ))









her iki tarafta da birer cafede oturduk. makiato içtim.











çok yoruldum, çok...